Home Röportajlar Sürdürülebilir Turizm ve Kültür Rotaları: Ali Öztüfekçi ile Röportaj

Sürdürülebilir Turizm ve Kültür Rotaları: Ali Öztüfekçi ile Röportaj

0

Hikâyelerle Örülen Rotalar

38 yıldır turizm sektöründe yer alan Ali Öztüfekçi, Türkiye’nin kültürel mirasını yerel kalkınma hedefiyle buluşturan bir isim. Yürüyüş, bisiklet ve karavan rotalarından mobil uygulamalara uzanan çalışmalarıyla sürdürülebilir turizmin öncülerinden biri. Bu röportajda, kültür rotalarının arkasındaki vizyonu, sahadaki insan hikayelerini ve Avrupa Birliği projeleriyle yerel ekonomiye nasıl katkı sağlandığını konuştuk.

 

Merhabalar Ali Öztüfekçi Bey, öncelikle sizi tanıyabilir miyiz?

Orta Doğu Teknik Üniversitesi Jeoloji Mühendisliği mezunuyum ama 38 yıldır turizmle uğraşıyorum. Turizmin farklı bir alanıyla, kültür rotaları tasarımıyla ilgileniyorum. Yürüyüş rotaları, bisiklet rotaları, karavan rotaları gibi çeşitli rotaların fizibilite aşamasından, strateji ve eylem planlarına; ardından tasarlanması, uygulanması ve sonrasında dijitale aktarılması, cep telefonu mobil aplikasyonlarına kadar tüm süreçleri yürütüyoruz. Çok spesifik ve özel bir çalışma alanımız var.

Bu kapsamda özellikle Çanakkale Kaz Dağları’nda Troas kültür rotaları, Van Gölü çevresinde Urartu kültür rotaları, Eskişehir-Kütahya-Afyonkarahisar hattında İstiklal Savaşı kültür rotaları, Osmaniye’de Osmaniye fıstığı kültür rotaları, Mersin’de Uzuncaburç kültür rotaları gibi projeler gerçekleştirdik. Şimdi ise Çorum ile ilgili Kutsal Hitit rotaları çalışmalarını yürütüyoruz. Genel olarak, bir bölgenin, bir şehrin ya da bir yerin turizm ve ekonomik değerini ortaya çıkararak, turizme kazandırılmasıyla ilgili strateji ve eylem planları, envanter çalışmaları yapıyor, bunların sürdürülebilir hale gelmesi için çalışmalar yürütüyoruz.

Rotalarınızı oluştururken nelere dikkat ediyorsunuz, nasıl ilerliyorsunuz?

Ben aynı zamanda Avrupa Birliği ve Dünya Bankası hibe/proje/eğitim uzmanıyım. Yaklaşık 20 yıldır hem yurt içinde hem yurt dışında ulusal ve uluslararası projelerde hem değerlendirme komisyonlarında yer alıyorum hem de projelerin hayata geçmesiyle ilgili çalışmalar yapıyorum. Daha önce Hilton Grubu’nun proje koordinatörlüğünü 5 yıl kadar yürüttüm.

Bütün bu çalışmaları yaparken en önemlisi, Türkiye’de elinizi nereye atsanız müthiş değerlerle karşılaşıyorsunuz. Bu değerler turistik, kültürel, sanatsal, gastronomik çok zengin kaynaklar. Ancak asıl önemli olan bunları insanla buluşturabilmek. Bizim yaptığımız, benim açımdan “turizm mühendisliği” dediğim alan tam olarak bu.

En yerel kalkınmaya yönelik rotalar oluşturuyoruz; halkın içinden geçebileceği, köyümüzden geçebileceği, Ayşe Teyze’nin, Fatma Teyze’nin, Ahmet Dayı’nın zeytini, zeytinyağını ya da sabununu satabileceği, onların ekonomik döngü sağlayabileceği bir model geliştiriyoruz. Diğer taraftan kültür alışverişini sağlamak; tüm bunları bir araya getirip sürdürülebilirlik hedefi altında ileriye taşımak esas amacımız.

Avrupa Birliği ve Dünya Bankası’nın çok önemli anahtar kelimeleri ve kavramları var: dijitalleşme, sürdürülebilirlik, mavi ekonomi, yeşil ekonomi, yeşil dönüşüm, kapsayıcılık gibi. Biz bu anahtar kelimeleri yaptığımız çalışmalara entegre ederek, ülkemize ve yerel halka geçim kaynakları yaratacak kalkınma hamleleri oluşturuyoruz. Böylece, geride herhangi bir şey yapmanıza gerek kalmadan, Ayşe Teyze ve Ahmet Dayı kendi rotasına sahip çıkarak ekonomik döngüsünü sürdürüyor, gelişiyor.

En önemlisi insan hikayeleri. Çalıştığımız alanlarda insanların hikayeleri üzerine duruyoruz. İnsanlar oraya Ayşe Teyze’nin, Ahmet Dayı’nın hikayesine geliyor. Anadolu insanının hikayesini yakalıyor, rotanın ve kültürün bütünleştiği noktada tarih, yemek, gastronomi ve diğer tüm değerleri harmanlayarak bir bütün oluşturuyoruz. Bunlar bizim için öncelikli kriterler. Tabi turizm kriterlerine de ayrıca sahip olmak gerekiyor.

Siz bu yoğunluğa nasıl yön veriyorsunuz, hayatınız nasıl ilerliyor?

Bu bir yaşam tarzı aslında. Anlattığım her şey bir yaşam tarzı şeklinde ilerliyor. Bıraksalar tek başıma yapabilecek bilgi ve birikime sahibim 38 yılın sonunda, fakat en önemli şey her işin uzmanıyla çalışmak. Çalışma arkadaşlarım var, konularında çok iyi uzmanlardan oluşan bir ekibimiz var.

Saha çalışmasına gittiğimizde gastronomi uzmanı, turizm yazarı, tarihçi, sanat tarihçisi, arkeolog, dijital uzman, yazılımcı, mühendis gibi çok disiplinli bir ekip olarak, oranın fotoğrafını çekip tespitlerini yapıyoruz. İhtiyaçlarını, nasıl yönetilebileceğini belirleyip ekip çalışmasıyla yönlendiriyoruz. Bana kalan ise bu süreci yönetmek, ilişkileri sağlamak. Bu benim için bir yaşam tarzı.

Aynı zamanda kültürel miras uzmanıyım; turizm içinde kültürel miras çok önemli bir kriter olarak yer alıyor ve bu alanda da çok keyif alıyorum. “Rota tasarımcısıyım” diyorum ama çoğu zaman ne yaptığımı anlatmak zor oluyor; kültürel rota tasarlamak nasıl bir şey diye soruyorlar.

İleriye dönük hedefleriniz ve çalışmalarınız nelerdir?

Dünya Turizm Yazarları ve Gazetecileri Federasyonu Kültür Rotaları başkanıyım, ayrıca Türkiye Gazeteciler Federasyonu Derneği Yönetim Kurulu üyesiyim. Türkiye ve dünyada birçok önemli etkinlik gerçekleştirdik; en yakın tarihte Tarsus’ta Altın Elma Ödülü organizasyonunu yaptık. Daha önce İzmir, Diyarbakır, Konya gibi şehirlerde de benzer etkinlikler oldu.

Asıl hedefim turizm aracıyla Türkiye’de yerel kalkınmayı sağlamak. Sahayı dolaşırken gördüm ki bugüne kadar yaklaşık 500-600 köy taraması yaptım; on yıl sonra “köy” kavramı kalmayacak, çünkü yaş ortalaması 65-70 ve üzeri. Üretim olmayacak. Eğer ekonomik döngüyü oluşturacak hamleleri yapmazsak, turizm de bu konuda yeterli katkıyı sağlayamaz.

Türkiye’nin muhteşem değerlerine sahip yerlerini, Ayşe Teyze ve Ahmet Dayı gibi kahramanların hikayelerini ortaya çıkarıp, tüm dünyaya tanıtmak istiyorum. Hem Türkiye Turizmi Yazarları ve Gazetecileri Derneği ( TYGD ) olarak hem de Dünya Turizmi Yazarları ve Gazetecileri Federasyonu olarak Türkiye’nin bayrağını taşıma misyonumuz var.

Avrupa Birliği projeleri hakkında daha fazla bilgi alabilir miyiz?

Öncelikle şunu belirtmek isterim ki, Avrupa Birliği programları hakkında çok yanlış bilgi ve inanışlar var. Avrupa Birliği’nde çok farklı tematik hibe programları var, Dünya Bankası’nda da benzer destekler mevcut. Ancak en büyük yanlış şudur: Avrupa Birliği’nin “bize para verdiği” şeklinde bir algı var. Bu kesinlikle doğru değil.

Her ülke kendi nüfusuna göre Avrupa’daki bir havuza para aktarıyor. Türkiye’nin nüfusu oldukça büyük olduğu için oraya da ciddi bir kaynak aktarımı oluyor. O havuzdan Türkiye’ye para geri geliyor, yani dışarıdan para gelmiyor; bizim paramız bize geri dönüyor.

Bu nedenle proje yapmak gerekiyor. Turizmden sanata, kültüre kadar çeşitli konularda Bakanlıklarımız ve ulusal ajanslar tarafından yürütülen çok sayıda hibe programı mevcut. Erasmus programları, kalkınma ajansları gibi pek çok kanaldan destek alınabiliyor.

Hibe programları metodu ve dili var. Bu dili öğrenmek, eğitim almak ve o formatta projeler hazırlamak gerekiyor. Projelerle köylerinize, beldelerinize, illerinize, ilçelerinize ve ülkemize geri dönüşüm sağlamak mümkün.

Ben de bunu misyon edindim; 15 yıldır Hakkari, Bitlis, Muş, Van gibi pek çok yerde yüzlerce eğitim verdim. Bunu artırarak herkesin bu programlara erişmesini sağlamayı amaçlıyorum. Şu an bile bu röportaj kapsamında bir Avrupa Birliği projesi hazırlayabiliriz, projeyi Avrupa’da örneklerle öğrenip Türkiye’ye dönebiliriz. Bunun için herhangi bir para harcamanıza gerek yok. Avrupa Birliği’nin birçok fonu mevcut, bunlardan mutlaka faydalanmak lazım.

Resto için çok özel bir sohbet oldu. Teşekkür ediyoruz.

Yazar

Exit mobile version