Avrupa Türk mutfağından korkuyor mu?
Belki hayır.
Ama açık olan şu ki Avrupa, Türk mutfağını eşit bir kültürel aktör olarak kabul etmekte isteksiz.
Bugün Schengen vizesi, hukuki bir prosedür olmanın ötesine geçmiştir. Kültürler arasında serbest dolaşımı teşvik etmesi gereken bu mekanizma, fiiliyatta seçici bir filtreye dönüşmüştür. Kimin temsilinin “uygun”, kimin kültürünün “bekleyebilir” olduğuna karar veren bir kapı bekçiliği sistemiyle karşı karşıyayız.
Uluslararası bir zirveye, resmi davetle, Türkiye’yi temsilen çağrılan gastronomi turizmi temsilcilerinin vize reddi alması; bireysel bir başvuru sorunu değil, kurumsal bir tutumdur.
Bu durum ne eksik evraktır ne de prosedürel bir aksaklık. Bu, açıkça kültürel temsile mesafe koyan diplomatik bir tercihtir.
Avrupa Birliği yıllardır “kültürel çeşitlilik”, “yumuşak güç”, “kültürel diplomasi” kavramlarını savunur. Ancak söz konusu Türkiye olduğunda, bu kavramların pratikte karşılık bulmadığını görüyoruz. Kültür, yalnızca belirli coğrafyalardan geldiğinde dolaşıma açık; Anadolu’dan geldiğinde ise sorgulanabilir kabul ediliyor.
Türk mutfağı; göçle yoğrulmuş, medeniyetlerle zenginleşmiş, coğrafyanın belleğini taşıyan bir kültürdür. Bugün dünya gastronomi sahnesinde yükselen bu mutfağı görmezden gelmek mümkün değildir. Sorun mutfağın kendisi değil, mutfağın temsil ettiği özgüvendir.
Schengen uygulamaları bu haliyle, Avrupa’nın kültürel özgüvenine dair ciddi soru işaretleri doğurmaktadır. Çünkü güçlü kültürler kapıları kapatmaz; rekabet eder, paylaşır, diyalog kurar.
Bir şefi, bir akademisyeni, bir kültür temsilcisini sınırda durdurabilirsiniz.
Ama bir kültürün etkisini, mutfağın yayılmasını, hafızanın dolaşımını durduramazsınız.
Bugün Türk mutfağına uygulanan bu görünmez bariyerler, yarın Avrupa’nın kendi savunduğu değerlerle çeliştiğinin en açık kanıtı olarak kayda geçecektir.
Diplomasi kapı kapatmakla değil, sofra kurmakla güçlenir.
Ve unutulmamalıdır:
Sofrada yer açmayanlar, yarın masanın dışında kalır.
Sevgi ve saygılarımla
Şef İbrahim YILDIZ
GTD DANIŞMAN ŞEF
