Home Köşe Yazarları Ramazan’da oruç

Ramazan’da oruç

0

Ramazan geldi mi, sofralar çoğalıyor ama samimiyet azalıyor. Özellikle son yıllarda bir yeni tür peyda oldu: sahte iftar sofraları. Ne açlıkla ilgisi var ne paylaşmayla… Daha çok vitrin işi. Bir masa kuruluyor, bir fotoğraf çekiliyor, birkaç cümlelik “manevi” bir not ekleniyor ve konu kapanıyor. O sofrada ne bereket var ne de dua.

 

Sahte İftar Sofrası Nedir?

 

Sahte iftar sofrası, oruçla değil algıyla ilgilidir. Evde gerçekten iftar açılmaz ama masa kurulur. Kimse niyetli değildir ama masa “Ramazan ruhu” diye süslenir. Amaç karın doyurmak değil; göze oynamak.

 

 

Bir tabak çorba, bir dilim pide… Ama yanında üç farklı açıdan çekilmiş fotoğraf, bir sürü etiket, bol filtre. Sofra var, oruç yok. Görüntü var, niyet yok.

 

Ramazan, insanın kendisiyle baş başa kaldığı aydır; ama bu sofralarda herkes seyirciye oynar.

 

 

 

Şirket İftarları: Niyet mi, Network mü?

 

Bir de şirket iftarları meselesi var. Eskiden patron çalışanıyla aynı masaya oturur, “hakkınız varsa helal edin” derdi. Şimdi ise iftarlar; kartvizit değiş tokuşu, fotoğraf çekimi ve “kurumsal duruş” seremonisine dönüştü.

 

İftar başlamadan önce konuşmalar… “Ramazan’ın birlik ve beraberlik ruhu”ndan bahsedilir ama yıl boyunca o birlik neredeydi, kimse sormaz. Çalışanın maaşı ay sonunu zor getirir ama iftar menüsü beş yıldızlıdır. İkram bol, anlayış kıt.

 

Bir akşamlık iftarla, on bir aylık mesafe kapatılmaya çalışılır. Oysa Ramazan muhasebe ayıdır; PR ayı değil.

 

 

Gösterişli Masa, Eksik Vicdan

 

Şirket iftarlarının çoğunda dua vardır ama dinleyen yoktur. Herkes telefonu kurcalarken edilen dua, tavana çarpar geri döner. Sofra kalabalıktır ama içtenlik yoktur. Çünkü samimiyet planlanmaz, ajandaya yazılmaz.

 

Ramazan’da yapılan her gösteri, bu ayın ruhuna bir çizik atar. Sahte sofralar sadece mideyi değil, kavramları da kirletir. İftar; açın halini anlamak içindir, aç gibi görünmek için değil.

 

 

Ramazan’da Tabak Paylaşmak, Vicdanı Paylaşmamak mı?

 

Ramazan ayı geldi mi, mideler susar ama sosyal medya susmaz. Oruç tutan milyonlarca insan gün boyu sabırla beklerken, ekranlarımızda tabaklar konuşur: altın sarısı pideler, buharı üstünde etler, porsiyonla değil hırsla servis edilmiş iftar sofraları… Ramazan’da aç kalan bedenler değil artık; en çok sınanan şey, vicdan.

 

Eskiden Ramazan’da yemek gösterilmezdi. Sofra mahremdi. İftar bir aile meselesiydi, bir dua işiydi. Bugün ise iftar, paylaşılmadan eksik sayılıyor. Paylaşım derken kastım tabii ki komşuyla değil; Instagram ve X üzerinden binlerce kişiye “bak ben ne yiyorum” deme ihtiyacıyla.

 

 

Oruç Varken Gösteri Olur mu?

 

Ramazan, nefsi terbiye ayıdır. Göze sokulan her tabak, sadece iştah değil, sabır da bozar. Belki o fotoğrafı gören biri sahura kalkamamıştır, belki maddi imkânı yoktur, belki de hastalığı nedeniyle oruç tutamayıp zaten mahcuptur. Ama algoritma utanmaz; o fotoğrafı önüne düşürür.

 

Bir çorbanın fotoğrafı, bir lokmanın videosu… Bunlar masum mu? Belki niyet masumdur ama sonuç öyle değildir. Ramazan’da teşhir edilen yemek, yemeğin kendisinden ağır gelir.

 

 

İftar Sofrası Gösteri Alanı Değildir

 

İftar, “story” atmak için değil, şükretmek içindir. Sofra; filtreyle değil, dua ile güzelleşir. Eskiden evde misafir varsa, en güzel tabak çıkarılırdı ama kimse onu mahalleye ilan etmezdi. Çünkü ayıp vardı. Çünkü edep vardı.

 

Bugün ise “iftar menüm” başlığı altında sergilenen sofralar, farkında olmadan bir yarışa dönüşüyor. Kim daha zengin, kim daha yaratıcı, kim daha çok beğeni alacak… Ramazan’da bile.

 

İftar Adabı: Ezanla Açılan Kapı

 

İftar, sadece açlığı bitirmek değildir; sabrı ödüllendirmektir. Eskiden sofraya herkes oturur, ezan beklenirdi. Kaşıklar tabakta hazır durur ama kimse elini uzatmazdı. O ezan sesiyle birlikte önce bir hurma, ardından bir yudum su… Gösterişsiz ama vakur.

 

Sofrada acele yoktu. Ne tabaklar üst üste konur, ne de “çabuk ye” denirdi. İftar, mideyi değil edebi doyururdu. Sofrada yüksek sesle konuşulmaz, israf ayıp sayılırdı. Bugün açık büfelerde kaybolan o incelik, bir zamanlar iftarın kendisiydi.

 

 

Sahur, uykuyla uyanıklık arasında kurulan en nazik sofraydı. Davulcunun manisiyle uyanan evlerde ışıklar yanar, fısıltılar başlardı. Sahurda ağır yemek makbul değildi; maksat tok yatmak değil, niyet almaktı.

 

Bir parça peynir, biraz zeytin, sıcak bir çorba… Sahurun bereketi sofranın kalabalığında değil, niyetin samimiyetindeydi. Sahurda edilen dua, gün boyu insanın omzunda dururdu.

 

 

Pide Kuyrukları: Ramazan’ın Sosyal Medyası

 

Ramazan pidesi kuyruğu, eski zamanların sosyal medyasıydı. Herkes oradaydı. Mahallenin dedikodusu, günün siyaseti, çocuğun okul durumu… Hepsi fırın önünde konuşulurdu.

 

Sıcak pideyi koltuğunun altına sıkıştırıp eve koşanlar bilirdi: O pide sadece ekmek değil, iftarın müjdesiydi. Bugün market raflarında sessizce duran pideler, o kuyruğun heyecanını bilmez.

 

 

Eski İstanbul’da Ramazan: Işık, Gölge ve Dua

 

Eski İstanbul’da Ramazan geceleri başka güzeldi. Mahyalar minareler arasında bir cümle kurar, şehir o cümleyi okurdu. Sokaklar kalabalık ama saygılıydı. Kimse kimseye çarpmaz, kimse kimseyi aceleye getirmezdi.

 

Teravihten çıkan cemaat, sahura kadar süren bir şehir yürüyüşüne katılırdı sanki. Kahveler açıktı ama taşkınlık yoktu. Eğlence vardı ama edep sınırından taşmazdı.

 

 

 

Osmanlı’da Ramazan Eğlenceleri: Neşe ile Terbiye Arasında

 

Osmanlı İmparatorluğu döneminde Ramazan, sadece ibadet ayı değil; aynı zamanda ölçülü bir eğlence zamanıdır. Direklerarası’nda kurulan gösteriler, meddah hikâyeleri, gölge oyunları…

 

Karagöz ile Hacivat, halkın hem güldüğü hem düşündüğü aynaydı. Kahkaha atılırdı ama kimse kimseyi incitmezdi. Eğlence, ahlakla kol kola gezerdi.

 

 

Ramazan, hız çağında yavaşlamayı öğretir. Azla yetinmeyi, beklemeyi, paylaşmayı… Belki de bu yüzden her yıl geldiğinde, içimizde eski bir İstanbul’u yoklar. Kaybolmuş bir nezaketi, unutulmuş bir sabrı hatırlatır.

 

 

Authors

Exit mobile version