İstanbul İl Tarım ve Orman Müdürlüğü’ne 2024 yılında atandınız. İlk döneminizde öncelik verdiğiniz konular neler oldu?
Göreve başladığımız ilk andan itibaren İstanbul’un özgün yapısını ve taşıdığı stratejik sorumluluğu merkeze alan bir yol haritası belirledik. İstanbul; bir yandan yaklaşık 16 milyonluk nüfusuyla Türkiye’nin en büyük tüketim merkezi, diğer yandan da bitkisel üretimden hayvancılığa, su ürünlerinden gıda sanayisine kadar önemli bir üretim ve lojistik üssü konumunda.
Bu nedenle ilk önceliğimiz gıda güvenliği ve arz sürekliliği oldu. Gıda ve yem denetimlerinin etkinliğini artırmak, sahadaki denetim kapasitemizi güçlendirmek ve tüketiciye güvenilir gıdanın ulaşmasını sağlamak temel hedefimizdi.
Bununla birlikte;
• İstanbul tarımının mevcut potansiyelini doğru verilerle ortaya koymak,
• Üretim planlaması çerçevesinde bitkisel ve hayvansal üretimi desteklemek,
• Mera ıslahı, fide–fidan destekleri, tıbbi ve aromatik bitkiler, su ürünleri ve balıkçılık denetimleri gibi alanlarda sahaya dokunan çalışmaları hızlandırmak,
• İlçe teşkilatlarımızın sahadaki etkinliğini artırarak gece–gündüz çalışan bir organizasyon yapısı oluşturmak
ilk dönemimizin temel başlıkları arasında yer aldı.
İstanbul’da tarımı yalnızca kırsal bir faaliyet olarak değil, şehir yaşamının, gıda güvenliğinin ve sürdürülebilirliğin ayrılmaz bir parçası olarak ele alan bir anlayışla işe başladık.
İstanbul gibi turizm ve hizmet sektörünün yoğun olduğu bir şehirde, gıda güvenliği yalnızca halk sağlığı meselesi değil; aynı zamanda şehrin ekonomik itibarı ve uluslararası algısı açısından da stratejik bir konudur. Bu nedenle denetimlerimizi sadece mevzuat gereği değil, İstanbul’un marka değerini koruyan bir kamu sorumluluğu olarak ele aldık. “Tarladan sofraya güvenilir gıda” ilkesini sahada görünür ve hissedilir kılmayı hedefledik.

İstanbul gibi büyük bir metropolde tarımın önemi sizce nedir? Bu görevinizde “şehirde tarım & gıda güvenliği” vizyonu nasıl şekilleniyor?
İstanbul’da tarımı konuşurken klasik kalıpların dışına çıkmak gerekiyor. Çünkü İstanbul yalnızca tüketen bir şehir değil; aynı zamanda Marmara Bölgesi’nin tarımsal üretim, gıda işleme ve lojistik merkezi. Bu gerçek, tarımın İstanbul için stratejik bir konu olduğunu açıkça ortaya koyuyor.
Şehirde tarım vizyonumuzu üç temel başlık üzerine inşa ediyoruz: gıda güvenliği, arz sürekliliği ve sürdürülebilirlik. Kentin hızla büyüyen nüfusuna güvenilir gıdanın kesintisiz şekilde ulaştırılması, yerel üretimin korunması ve tarım alanlarının doğru planlanması bu vizyonun temelini oluşturuyor.
Bu çerçevede;
• İstanbul’daki mevcut tarım alanlarının korunması ve etkin kullanılması,
• Üretim planlaması doğrultusunda şehir çeperindeki üretimin desteklenmesi,
• Kapalı dikey tarım, iyi tarım uygulamaları ve teknolojik üretim modellerinin yaygınlaştırılması,
• Gıda denetimlerinin güçlü ve caydırıcı şekilde sürdürülmesi
öncelikli çalışma alanlarımız arasında yer alıyor.
Biz İstanbul’da tarımı; kırsal ile kentsel yaşamı buluşturan, çevreyi koruyan ve toplum sağlığını doğrudan etkileyen bir alan olarak görüyoruz. “Şehirde tarım & gıda güvenliği” vizyonumuz da tam olarak bu anlayıştan besleniyor: Üreten, denetleyen, koruyan ve geleceği planlayan bir İstanbul tarımı.
İstanbul’da tarım ve gıda güvenliği vizyonumuzu şekillendirirken, şehrin aynı zamanda Türkiye’nin turizm ve gastronomi başkenti olduğu gerçeğini göz ardı etmiyoruz. Güvenilir gıda altyapısı güçlü olmayan bir şehirde, gastronomi turizminin sürdürülebilirliğinden söz etmek mümkün değildir. Bu nedenle şehirde tarımı; turizm, gastronomi ve halk sağlığıyla doğrudan ilişkili, bütüncül bir sistem olarak ele alıyoruz.
İstanbul’da gıda atıklarının azaltılması ve yeniden değerlendirilebilmesi adına Bakanlığımızın yürüttüğü çalışmalarda önemli bir ivme görülüyor. Bu başarıda sizin sahadaki aktif ve çalışkan duruşunuz nasıl bir rol oynadı?
Gıda güvenliğini yalnızca denetim faaliyetleriyle sınırlı bir alan olarak görmüyoruz. Bizim için gıda güvenliği; üretimden tüketime kadar gıdanın korunması, israfın önlenmesi ve kaynakların doğru kullanılması anlayışını da kapsayan bütüncül bir süreçtir. Bu nedenle gıda israfıyla mücadeleyi, gıda güvenliği politikalarımızın ayrılmaz bir parçası olarak ele alıyoruz.
Biz İstanbul’da bu süreci masa başında değil, doğrudan sahada ve güçlü bir paydaşlık anlayışıyla yürütmeyi tercih ettik. İl ve ilçe teşkilatlarımızın yanı sıra; sivil toplum kuruluşları, meslek odaları, gönüllü oluşumlar, yerel yönetimler, gıda işletmeleri ve eğitim kurumlarıyla sürekli ve yapıcı bir iletişim hâlindeyiz.
Sivil toplumun sahadaki deneyimini ve topluma ulaşma gücünü çok önemsiyoruz. Bu iş birlikleri sayesinde denetim faaliyetlerinin ötesine geçerek; rehberlik, bilinçlendirme ve iyi uygulama örneklerinin yaygınlaştırılmasına odaklanan, kalıcı etki oluşturan bir çalışma modeli geliştirdik.
Bu yaklaşımı somutlaştıran en önemli uygulamalarımızdan biri “Gıdanı Koru” çalışmaları oldu. Gıdanı Koru Mutfak Atölyeleri ile özellikle hane halkına yönelik uygulamalı eğitimler gerçekleştirirken, Gıdanı Koru Maskotu Cano ile Marmaray başta olmak üzere yoğun kullanılan kamusal alanlarda çocuklarımıza ve gençlerimize doğrudan ulaştık. Bu çalışmalar, gıda israfının önlenmesinin bir kural değil, bir kültür ve yaşam biçimi hâline gelmesine katkı sağladı.
Bugün İstanbul’da gıda atıklarının azaltılmasına yönelik oluşan ivmenin arkasında; sahayla kurulan güçlü bağ, paydaşlarımızla geliştirilen iş birlikleri ve gıdayı korumayı toplumsal bir sorumluluk olarak ele alan kararlı bir duruş bulunuyor.
Gıda israfının önlenmesi, aynı zamanda gıda hijyeni ve tüketim kültürünün de temel bir parçasıdır. Atık yönetiminin doğru yapılmadığı, gıdanın korunmadığı bir sistemde ne gıda güvenliğinden ne de sürdürülebilir gastronomiden söz edilebilir. Bu nedenle yürüttüğümüz çalışmalar, etik, hijyenik ve çevreye duyarlı bir gıda sisteminin inşasını hedeflemektedir.
Özellikle ata tohumu ya da yerel çeşitlerle yapılan üretimin avantajları nelerdir? Bu tür tohumları yaygınlaştırma planlarınız var mı?
Ata tohumu ve yerel çeşitlerle yapılan üretim, tarımsal sürdürülebilirlik, gıda güvenliği ve yerel tarım ekonomisinin güçlendirilmesi açısından çok önemli avantajlar sunuyor. Bu tohumlar; yetiştikleri bölgenin iklimine, toprağına ve üretim kültürüne uyum sağlamış, hastalıklara dayanıklı ve tüketici tarafından kabul görmüş çeşitlerdir. Aynı zamanda tarımsal genetik mirasımızın korunması açısından da stratejik bir değere sahiptir.
İstanbul’da bu yaklaşımı yalnızca teorik olarak değil, uygulamalı projelerle hayata geçiriyoruz. Buna en somut örneklerden biri, Kağıthane’de yerin yaklaşık 30 metre altında bulunan İstanbul Kapalı Dikey Tarım Uygulama Merkezidir. Bu merkezde, yerli ve milli imkânlarla, ilk kez ata tohumlarından fide üretimini gerçekleştirdik.
Özellikle Silivri ilçemizin Sayalar Mahallesi’ne özgü ata tohumu kırmızı biber çeşidi, bu çalışmaların merkezinde yer aldı. Çiftçilerimizden temin ettiğimiz ata tohumlarını, AR-GE kapsamında fideye dönüştürerek, Tarım Arazilerinin Kullanımının Etkinleştirilmesi (TAKE) Projesi çerçevesinde 100 bin fideyi ücretsiz olarak İstanbullu üreticilerimizle buluşturduk. Bu çeşit; bölge tarafından benimsenmiş, kendine özgü tadı ve şekli olan, arz-talep dengesi güçlü bir yerel üründür.
Buradaki hedefimiz yalnızca fide dağıtımı değil; üretimin her aşamasını izleyen, analiz eden ve sonuçlarını sahaya yansıtan bir model oluşturmak. Dağıtılan fidelerin dikiminden hasada kadar tüm süreci bire bir takip ediyoruz. Elde ettiğimiz veriler, yeni projelerin de yol haritasını oluşturuyor.
Önümüzdeki dönemde, TAKE Projesi kapsamında İstanbul’da dağıtılacak fidelerin büyük bir bölümünü, bu merkezde yeni teknolojiler kullanarak, yerli ve ata tohumlarından üretmeyi hedefliyoruz. 2026 ve devam eden yıllarda domates, biber, hıyar gibi sebze türlerinde de bu modeli yaygınlaştırarak; hem üreticimizin maliyetini düşüren hem de İstanbul tüketicisine güvenli, kaliteli ve yerli ürün sunan bir üretim anlayışını kalıcı hâle getirmeyi amaçlıyoruz.
5-İstanbul’un geniş bir coğrafyaya sahip olması ve nüfus yoğunluğu göz önüne alındığında, siz ve ekibinizin bu bölgede gerçekleştirdiği gece-gündüz demeden devam eden çalışmaları nasıl organize ediyorsunuz?
İstanbul gibi hem coğrafi olarak çok geniş hem de nüfus yoğunluğu son derece yüksek bir şehirde tarım ve gıda alanındaki hizmetlerin sürekliliği, çok güçlü bir organizasyon ve ekip çalışması gerektiriyor. Biz bu süreci; merkez teşkilatımız, ilçe müdürlüklerimiz ve sahadaki teknik personelimiz arasında kurduğumuz eş güdüm ve planlama sistemiyle yürütüyoruz.
İlimizde gıda denetimleri başta olmak üzere; hayvan sağlığı ve refahı, kurban dönemi uygulamaları, su ürünleri denetimleri, bitki sağlığı kontrolleri ve hasat öncesi pestisit denetimleri yılın tamamına yayılan, süreklilik arz eden ve anlık takip gerektiren çalışmalarımız arasında yer alıyor. Bu nedenle çalışmalarımızı yalnızca mesai saatleriyle sınırlı görmüyor; risk esaslı, 7/24 esasına dayalı bir anlayışla planlıyoruz.
Bitkisel üretim alanında; hasat öncesi pestisit denetimleri, bitki koruma ürünlerinin (BKÜ) ruhsatlı, doğru ve yerinde kullanımı, kalıntı riskinin önlenmesi ve üreticilerimizin bilinçlendirilmesi temel önceliklerimiz arasında yer alıyor. Bunun yanı sıra son dönemde ülkemiz için önemli bir tehdit oluşturan kahverengi kokarca ile mücadele çalışmalarını da sahada aktif şekilde yürütüyoruz. Erken uyarı, sürvey, biyoteknik ve kimyasal mücadele uygulamalarını üreticilerimizle birlikte, bilimsel esaslara dayalı olarak hayata geçiriyoruz.
Gıda denetimlerinde; üretim, depolama, taşıma ve satış aşamalarının tamamını kapsayan, sahaya dayalı bir denetim modeli uyguluyoruz. Hayvan sağlığı hizmetlerinde ve kurban dönemlerinde hem hayvan hareketlerini hem de halk sağlığını gözeten yoğun saha çalışmaları yürütüyoruz. Su ürünleri alanında da avcılıktan satış noktasına kadar gece-gündüz devam eden kontrollerle sürdürülebilir avcılığı ve sucul kaynaklarımızın korunmasını sağlıyoruz.
Tüm bu çalışmalar; dijital takip sistemleri, anlık veri paylaşımı ve düzenli saha raporlamalarıyla destekleniyor. Kısacası İstanbul’da tarım ve gıda hizmetlerini; planlı, koordineli, sahaya dayalı ve kesintisiz bir çalışma anlayışıyla, yılın her günü yürütüyoruz.
İleride hayata geçirmeyi planladığınız yeni projeler veya hedef projeler nelerdir? Özellikle çevre, sürdürülebilirlik ve gıda güvenliği açısından.
2026 yılında İstanbul’da; hem gıda güvenliğini hem de tarımsal üretimi güçlendiren, daha planlı, daha dijital ve daha dirençli bir tarımsal yapı oluşturmayı hedefliyoruz. Öncelikli amacımız; yaklaşık 16 milyon nüfusa sahip bir megakentte gıda arz güvenliğini kesintisiz sağlayacak altyapıyı güçlendirmek ve sahadaki uygulamaları daha etkin hâle getirmektir. Bu doğrultuda, sürdürülebilir tarımı esas alan projeleri, üreticilerimizin ihtiyaç ve beklentilerini merkeze alarak hayata geçirmeye devam ediyoruz.
2026 yılı hedeflerimiz kapsamında;
İstanbul’un kırsal bölgelerini destekleyen çalışmaların daha da genişletilmesi,
bitkisel üretimde TAKE projelerinin daha yüksek bütçelerle büyütülmesi,
yerel ve ata tohumlarının yaygınlaştırılması,
özellikle ayçiçeği, kanola, yem bitkileri, sebze ile tıbbi ve aromatik bitkiler gibi stratejik ürünlerde verimliliğin artırılması öncelikli başlıklarımız arasında yer alıyor.
İklim değişikliğinin etkileri ve artan kuraklık riski dikkate alınarak; çeşit seçiminden ekim zamanlamasına, sulama yöntemlerinden üretim tekniklerine kadar tüm süreçlerde iklime uyumlu tarım uygulamaları önceliklendirilecektir. Kuraklığa dayanıklı türlerin yaygınlaştırılması ve üreticilerimizin iklim dostu üretim tekniklerine yönlendirilmesi temel hedeflerimizdendir.
İstanbul’un sebze ihtiyacının önemli bir bölümünün diğer illerden karşılanması, fiyat istikrarı ve arz güvenliği açısından kırılganlık oluşturmaktadır. Bu nedenle Organize Tarım Bölgesi kurulmasına yönelik çalışmalarımızı hızlandırıyoruz. Özellikle jeotermal seralarda yapılacak üretimle, sebze ihtiyacının bir kısmının yerinde karşılanması, fiyat dalgalanmalarının azaltılması ve İstanbul’un dışa bağımlılığının düşürülmesi hedeflenmektedir.
Hayvancılık alanında ise 2026 yılı itibarıyla Bakanlığımız tarafından yapılan yeni düzenlemeler doğrultusunda, şap hastalığına duyarlı hayvanların Trakya’ya sevk şartları yeniden belirlenmiş, büyükbaş hayvanların yetiştirme amacıyla yıl boyunca sevkine izin verilmiştir. Bu düzenlemenin, özellikle İstanbul’un Avrupa Yakası’nda hayvan hareketleri ve üretim açısından önemli bir rahatlama sağlayacağını öngörüyoruz.
Bitkisel üretimi tehdit eden kahverengi kokarca ile mücadele, paydaş kurumlarla iş birliği içerisinde; mekanik, biyoteknik, biyolojik ve kimyasal yöntemlerin birlikte uygulandığı entegre mücadele yaklaşımıyla sürdürülecektir. Feromon tuzaklarının etkin kullanımı, düzenli saha izleme çalışmaları ve ihtiyaç duyulan alanlarda hızlı müdahale uygulamalarına devam edilirken, üreticilerimize ve vatandaşlarımıza yönelik eğitim ve bilgilendirme faaliyetleri de artırılacaktır.
Gıda güvenliği alanında ise denetimler kararlılıkla sürdürülecek; yüksek riskli işletmelerde denetim sıklığı artırılacaktır. Satış ve toplu tüketim yerlerinde uygulanan QR kod sistemi, tüm gıda işletmelerinde yaygınlaştırılarak vatandaşlarımızın işletmelere ait güncel denetim bilgilerine hızlı ve şeffaf şekilde erişmesi sağlanacaktır.
Şeffaflık ve izlenebilirlik, özellikle gastronomi turizmi açısından güvenin temelidir. Vatandaşlarımızın ve turistlerin bir işletmenin denetim geçmişine anlık erişebilmesi, güven duygusunu güçlendiren çok önemli bir adımdır. Bu uygulamalar, aynı zamanda hijyen standartlarına titizlikle uyan işletmeleri de koruyan ve öne çıkaran bir mekanizma oluşturmaktadır.
Çevreyi koruyan, üreticiyi destekleyen ve tüketicinin güvenli gıdaya erişimini önceleyen, sürdürülebilir ve dirençli bir İstanbul tarımı için çalışmalarımızı kararlılıkla sürdürüyoruz.
Sıfır Atık Projesi’nin tarım/orman/gıda özelindeki çıktıları sizce ne olmalı?
Sıfır Atık Projesi’ni; tarım, orman ve gıda alanında yalnızca atıkların azaltılması değil, doğal kaynakların korunması, üretimin sürdürülebilir hâle getirilmesi ve gıda arz güvenliğinin güçlendirilmesi açısından bütüncül bir dönüşüm modeli olarak görüyoruz.
Saygıdeğer Emine Erdoğan Hanımefendi’nin himayelerinde yürütülen Sıfır Atık Projesi, özellikle gıda israfının önlenmesi, su kaynaklarının etkin kullanımı ve doğal döngülerin korunması konularında çok güçlü bir farkındalık ve politika zemini oluşturmuştur. Sayın Bakanımız İbrahim Yumaklı’nın da sıkça vurguladığı gibi; tarımda verimlilik, çevre duyarlılığı ve gıda güvenliği artık birbirinden ayrı düşünülemez.
Bu çerçevede Sıfır Atık Projesi’nin tarım/orman/gıda özelindeki temel çıktılarının;
• Gıda israfının üretimden tüketime kadar tüm zincirde azaltılması,
• Hasat, depolama, taşıma ve tüketim aşamalarında kayıpların önlenmesi,
• Tüketilebilir gıdanın çöpe gitmesini engelleyen bilinçlendirme ve iyi uygulamaların yaygınlaştırılması,
• Tarımsal üretimde su kullanımının verimliliğinin artırılması, suyun yeniden kullanımı ve kayıp-kaçakların azaltılması,
• Bitkisel ve hayvansal üretimde ortaya çıkan organik atıkların kompost, biyogaz ve geri kazanım sistemleriyle ekonomiye kazandırılması,
• Orman ve tarım ekosistemlerinde doğal dengenin korunması ve karbon ayak izinin azaltılması
şeklinde somutlaşması gerektiğine inanıyoruz.
İstanbul özelinde de bu anlayışla; gıda denetimlerini, rehberlik ve bilinçlendirme faaliyetleriyle destekliyor; gıda israfını önlemeye yönelik eğitimler, atölye çalışmaları ve farkındalık etkinlikleri yürütüyoruz. Amacımız, Sıfır Atık yaklaşımını yalnızca bir çevre projesi olarak değil; gıda güvenliği, su güvenliği ve sürdürülebilir tarımın temel yapı taşlarından biri hâline getirmektir.
Sıfır Atık Projesi’nin tarım, orman ve gıda alanındaki en önemli çıktısı; toprağı, suyu ve gıdayı birlikte koruyan, gelecek nesillere daha sağlıklı ve dirençli bir üretim sistemi bırakan kalıcı bir dönüşüm sağlaması olmalıdır.
Tarımda sürdürülebilirlik, toprağın gelecek nesillere aktarılması, su kaynaklarının korunması açısından uzun vadeli vizyonunuz ne?
Tarımda sürdürülebilirlik; yalnızca bugünün üretimini artırmak değil, toprağı, suyu ve doğal kaynakları gelecek nesillere sağlıklı şekilde aktarabilmektir. Uzun vadeli vizyonumuz; üretimden vazgeçmeden, kaynakları tüketmeden, iklim değişikliğine uyumlu ve çevreyle dengeli bir tarımsal sistemi İstanbul’da kalıcı hâle getirmektir.
Bu doğrultuda toprağın korunmasını, verimliliğinin sürdürülebilir şekilde artırılmasını ve tarım arazilerinin amaç dışı kullanımının önlenmesini temel öncelik olarak görüyoruz. Toprak analizlerine dayalı üretim, doğru gübreleme ve bilinçli bitki koruma uygulamalarıyla hem verimliliği artırmayı hem de toprağın doğal yapısını korumayı hedefliyoruz.
Su kaynaklarının korunması ise bu vizyonun vazgeçilmez bir parçasıdır. Artan kuraklık riski karşısında; basınçlı sulama sistemleri, su tasarrufunu önceleyen modern sulama teknikleri ve suyun etkin kullanımını sağlayan uygulamaların yaygınlaştırılması önceliğimizdir. Aynı zamanda üreticilerimizin suyu doğru zamanda ve doğru miktarda kullanmasını sağlayacak eğitim ve rehberlik çalışmalarını da sahada sürdürüyoruz.
İklim değişikliğiyle mücadelede; kuraklığa dayanıklı çeşitlerin yaygınlaştırılması, yerel ve ata tohumlarının korunması, üretim planlamasının iklim verileriyle uyumlu hâle getirilmesi temel yaklaşımımızdır. Dijital tarım uygulamaları, erken uyarı sistemleri ve izleme mekanizmalarıyla üreticilerimizin risklere karşı daha dirençli olmasını sağlamayı amaçlıyoruz.
Özetle; uzun vadeli vizyonumuz, üreticinin kazandığı, tüketicinin güvenli gıdaya ulaştığı, toprağın ve suyun korunduğu bir dengeyi uzun vadede sürdürebilmektir. İstanbul’da tarımı; doğayla uyumlu, bilim temelli ve gelecek nesilleri gözeten bir anlayışla yönetmeye devam edeceğiz.
Ülkemizde gastronomi turizmine yönelik ve Türk mutfağı hakkında düşünceleriniz nelerdir?
Türkiye, sahip olduğu zengin mutfak kültürüyle gastronomi turizmi açısından dünya ölçeğinde çok güçlü bir potansiyele sahiptir. İstanbul ise hem Türkiye’nin turizm başkenti hem de gastronomi kültürünün en görünür vitrini konumundadır. Farklı medeniyetlerin izlerini taşıyan mutfağı, yerel ürün çeşitliliği ve dünya mutfaklarıyla kurduğu etkileşim sayesinde İstanbul, gastronomiyi yalnızca bir lezzet deneyimi değil; aynı zamanda güçlü bir kültürel anlatım alanı hâline getirmektedir.
Ancak altını özellikle çizmek isterim ki; gastronomi turizmi lezzet kadar güven üzerine kuruludur. Bir turist için yerel mutfağı deneyimlemek, o kültürle kurulan en samimi bağlardan biridir. Fakat dünyanın en iyi yemeğini de sunsanız, eğer hijyen ve gıda güvenliği yoksa, turizmden ve kaliteden söz etmek mümkün değildir.
Tek bir gıda zehirlenmesi vakası, dijital çağda saatler içinde yayılabilmekte ve bir restoranın, hatta bir şehrin turizm imajına uzun yıllar sürecek zararlar verebilmektedir.
Sayın Tarım ve Orman Bakanımız İbrahim Yumaklı’nın da ifade ettiği gibi; gastronomi yalnızca bir sektör değil, bir ülkenin kültürünü, kimliğini ve medeniyet birikimini yansıtan en güçlü anlatım biçimlerinden biridir. Bu nedenle gastronomi turizmi; tarım, gıda, turizm ve kültür politikalarının birlikte ele alınmasını zorunlu kılan stratejik bir alandır.
Bakanlığımız, “tarladan sofraya güvenilir gıda” ilkesi doğrultusunda gastronomi turizminin temelini oluşturan hijyen ve gıda güvenliği konusunda çok katmanlı bir denetim ve rehberlik sistemi yürütmektedir. HACCP ve ISO 22000 gibi uluslararası standartlara uyum, sadece yasal bir zorunluluk değil; küresel turizm pazarında rekabet gücünün de anahtarıdır.
“Gıda sektörünün başkenti” konumundaki İstanbul’da; İl ve İlçe Tarım ve Orman Müdürlükleri olarak denetimlerimizi 824 gıda kontrol görevlimizle, yılın her günü 7 gün 24 saat esasına göre yürütüyoruz.
Bu yıl İstanbul genelinde:
• 217.277 resmi kontrol gerçekleştirdik,
• 9.303 işletmede uygunsuzluk tespit ettik,
• 565 milyon TL’nin üzerinde idari para cezası uyguladık,
• 262 işletmeyi faaliyetten men ettik,
• 87 işletme hakkında insan sağlığını tehlikeye düşüren uygulamalar nedeniyle savcılığa suç duyurusunda bulunduk.
Bu denetimler yalnızca ceza odaklı değil; işletmelerin hijyen standartlarını yükseltmeye yönelik rehberlik esaslı bir anlayışla yürütülmektedir. Aynı zamanda taklit ve tağşiş yapan firmaların kamuoyuna açıklanması, hem dürüst üreticiyi koruyan hem de turistin güvenini tazeleyen son derece önemli bir uygulamadır.
Coğrafi işaretli ürünler de gastronomi turizminin temel yapı taşlarından biridir. Bugün ülkemizde 1.798 coğrafi işaretli ürün, 44 AB tescilli ürün ve süreci devam eden 41 ürünümüz bulunmaktadır. Ancak coğrafi işaret almak tek başına yeterli değildir; bu ürünlerin doğru üretilmesi, denetlenmesi ve marka değerine dönüştürülmesi gerekmektedir.
Gastronomi bir ülkenin imzasıdır. Bu imzanın silinmemesi için hijyen ve gıda güvenliği, mutfağımızın olmazsa olmaz kuralıdır. Güvenli gıda; mutlu turist, güçlü marka ve sürdürülebilir bir gelecek demektir. İstanbul’da bu anlayışla; Türk mutfağını güven, kalite ve sürdürülebilirlik temelinde dünyaya sunmaya kararlılıkla devam ediyoruz.