Cumartesi, Nisan 18, 2026

Gezi Notlarım: ÇORUM -ALACA / BÜYÜK CAMİLİ İLE KÜÇÜK CAMİLİ KÖYLERİ

Prof.Dr.Oğuz ÖZYARAL, MBA, Mikrobiyolog, Koruyucu Sağlık Uzmanı, Yazar

 

Bir Köyün Sabahı: Camili’nin Sıcak Sokakları

Çorum’ Alaca ilçesi “Camili Köyü’nün sıcak sokakları, sabah güneşinin yavaşça her köşeyi aydınlatmasıyla başlar. Burada zaman, rüzgârın sararmış üzüm yaprakları arasında dans ettiği gibi akar.

Kerpiç evlerin sundurmaları, tahtadan balkonlarının huzurlu manzarasında, yaşamın basit ama derin güzellikleri vardır. Her evin ardında bir anı, her taşın arasında bir hatıra saklı. Burası, köyün her köşesinden gelen eski şarkılarla dolu, geçmişin ve geleceğin buluştuğu yerdir.”

ÇORBA DEDİKLERİ AŞURE

Zeynep Hala’nın Kazanından Bir Kâse ve Bir Ömürlük Hikâye

Aşure Çorbası: Hüseyin Gazi Ovası’nda Kaynayan Hatıralar

“Bir kâseyle başlar bazı yolculuklar. O kâse doldukça, sadece mide değil, kalp de doyar.”

Günü sabahın ilk ışıklarıyla Alaca’nın yoluna düşerek açtım. Yol, beni Çorum’un derinlerinden bir Türkmen köyüne taşıdı: Camili. Büyük Camili ve Küçük Camili… İki kardeş köy gibi, bir ana rahminden çıkmış da zamanla birbirine yaslanmışlar gibi. Ova boyunca uzanan toprakların adıysa Hüseyin Gazi. Dağların gölgesiyle serinleyen, rüzgârla dualar taşıyan bir coğrafya.

Bu köyü daha önce yalnızca kök boya kilimleriyle bilirdim. Fakat o gün, bambaşka bir hikâye için davetliydim: Aşure Günü.

Köye vardığımızda bizi muhtar karşıladı: Oğuz Danacı. Gür sesi, misafirperver tebessümüyle köy meydanına davet etti bizi. Orada, odun ateşinde kaynayan dev bir kazanla karşılaştım. Etrafı kadınlar sarmıştı; her biri bir duanın, bir emeğin taşıyıcısıydı. Kazanın başında, 81 yaşındaki Zeynep Öztürk vardı — muhtarın halası, köyün belleği. Büyükçe bir kepçeyle kaynayan karışımı başka bir tencereye alıyor, halkın ellerine tutuşturuyordu. Benim hikâyem de işte tam burada başladı.

“Buyrun!” dediler. Sanki yıllardır beni bekliyorlarmış gibi.

Kiremit kaplı, üstü örtülü bir alana çıktık. Tahta sıralar, uzun masalar… Rüzgârın da yoldaşlık ettiği köy sohbetleri.

İlk kâsem önümdeydi. Buhar hâlâ yükseliyor, tarçınla kuş üzümünün kokusu birbirine karışıyordu. Ağzıma aldığımda ılık değil, sıcaktı. Bildiğim aşureye hiç benzemiyordu; muhallebi kıvamında değildi, akışkandı.

“Afiyet olsun, çorbalarınızı içtiniz mi?” dedi muhtar bir süre sonra.
“Çorba mı?” dedim, şaşkınlıkla.
“Biz aşureye çorba deriz,” diye gülümsedi.

Ve işte o an, aşureye yüklediğim anlamlar değişti. Bir tatlı değil, bir ritüel, bir paylaşım çorbasıydı burada.

Sıcakken içilen, içine dua karışan, kaynadıkça geçmişi de bugünü de içine alan bir “aşure çorbası”.

Kazanın yanındaki ocakları gösterdi. Bahçelerin köşesinde duran, zamanın bile kıyamadığı taş yapılar. “Aşureyi biz böyle yaparız,” dedi gururla.

“Yarma, ceviz, fındık, nohut… Tat için biraz tarçın, kuş üzümü, sarı üzüm, elma dilimleri… İçme suyu, biraz şeker, bazen de pekmez.

Ne eksik ne fazla. Tam kararında.”

Ben o gün sadece bir aşure içmedim.

O gün, bir köyün zamanla kaynatılmış hikâyesini içtim.

Sıcaktı çünkü içindekiler hâlâ yaşıyordu.

Akışkandı çünkü anılar hâlâ akıyordu.

Bir köyün hafızasını, aşure çorbasının sıcak buharında geleceğe taşıyan sessiz ustalar. Aşure çorbası, onların ellerinde bir yemekten çok bir paylaşım geleneğine dönüşüyor.

 

Birlikte Pişen, Birlikte Yaşanan Bir Gün

Camili’de aşure çorbası sadece yapılmaz; Zehra Hala ve ailesinin etrafında bir araya gelinir, birlikte yaşanır.

“Her yıl olduğu gibi bu yıl da caminin avlusunda kazanlar kuruldu, odunlar közlendi. Yaşlısı, genci, kadını, erkeği – herkes bir şey getirdi bu aşureye: kimi nohutla, kimi niyetle, kimi dua ile…

Küçük karton kâseler, büyük bir niyetin kabı oldu o gün. Her kâse, bir teşekkürdü hayata; her kaşık, ortak geçmişe bir selamdı.

Çünkü bu çorba, sadece karıştırılarak değil; birlikte yaşanarak pişirilmişti. _

 

Eğer siz de bugüne kadar aşureyi sadece soğuk, tatlı bir tat sandıysanız, Camili’ye gelin. Hüseyin Gazi ovasında, kazanın başında bekleyen Zeynep haladan bir kâse “aşure çorbası” alın. Ve için.

Çünkü bazı hikâyeler, anlatılmaz — içilir.

 

NOT: Aşure Her Yerde Aynı Değildir

Aşurenin yapımı bölgelere göre değişir:
Bazı yerlerde koyu kıvamlı ve soğuk yenirken, bazı yerlerde tatlıdır, Çorum Alaca gibi yerlerde sıcak ve çorba gibi içilir. Kimi evler pekmezle tatlandırır, kimi yalnızca meyve şekeriyle.
Malzemeler değişse de ortak olan şey: paylaşma geleneği ve kazanda kaynayan hatıralardır.

Bu farklılıklar Anadolu’nun kültürel çeşitliliğinin en güzel işaretidir.

Köyün ortak kazanında yılların tarifini kaynatırken; her kepçeye bir dua, her kâseye bir hatıra karışıyor. “Köy ocağının başında yıllardır aynı kepçeyi tutar Mehmet Ağa. Ne tarifi değiştirir ne niyeti… ‘Aşure, aceleyle olmaz,’ der hep, ‘evvela sabır ister.’ Bakır kazan kaynadıkça, geçmişten bir hatıra daha düşer içine. Buharı yükselir, kokusu avluya yayılır… Ve bilinir ki o gün köyde sadece çorba değil, bir ömürlük hikâyeler de paylaşılacaktır.”

 

 “Bazı Hikâyeler Anlatılmaz — İçilir”

Eğer siz de bugüne kadar aşureyi yalnızca tatlı soğuk bir lezzet sandıysanız, bir gün Camili’ye uğrayın.
Hüseyin Gazi ovasının rüzgârını hissedin.
Zeynep Hala’nın kazanın başında beklediği o ana denk gelirseniz, size uzattığı kâseyi mutlaka alın.

Çünkü bazı hikâyeler yazılmaz,
içilir.

 

Authors