Hayatın içinde bir süredir beni durduran, hatta zaman zaman geri çeken bir şey var:
Dilin hoyratlaşması.
Sokakta, ekranda, sosyal medyada…
Argo, sertlik ve şiddet çağrışımlı kelimeler neredeyse günlük konuşmanın doğal bir parçası hâline geldi. Üstelik yalnızca öfke anlarında değil; mizah yaparken, eleştirirken, hatta kendini ifade etmeye çalışırken bile.
Beni rahatsız eden şey yalnızca kulağa hoş gelmemesi değil.
Asıl rahatsızlık, bu dilin normalleşmesi.
Çünkü dil, bir toplumun aynasıdır.
Ne kadar sert konuşuyorsak, iç dünyamız da o kadar sertleşiyor. Farkında olmadan birbirimizin sınırlarını ihlal ediyor, incitmeyi iletişimin doğal bir parçası sanıyoruz.
Bir restorana girdiğinizde ilk lokmayı almadan önce bir şeyler olur.
Mekân size kendini hissettirir. Işık, masa düzeni, servis dili, hatta garsonun bakışı… Hepsi “burada nasıl bir deneyim yaşayacağınızı” fısıldar.
Sosyal medya da artık böyle bir yer.
Hepimiz aynı masadayız. Ama masada kullanılan dil sertleştikçe, sohbetin tadı kaçıyor. Gürültü artıyor. Kimse kimseyi gerçekten duymuyor.
Kelimeler sandığımız kadar masum değil.
Sürekli şiddet içeren, aşağılayan, küçümseyen ifadeler; zihnimizde iz bırakır. Zamanla duyarsızlaşırız. Bir gün başkasına yöneltilen sertlik, ertesi gün kendimize yönelir.
En tehlikelisi de alışmak.
Çünkü alıştığımız şeyleri sorgulamayı bırakırız.
“Hayat zor, biraz sert olmak lazım” deniyor.
Oysa ben tam tersine inanıyorum. Hayat bu kadar zorken, kelimeleri daha yumuşak seçmek bir lüks değil; bir sorumluluk.
Güçlü olmak, kırıcı olmak değildir.
Etkileyici olmak, bağırmak değildir.
Cesur olmak ise şiddet dili kullanmak hiç değildir.
Gerçek güç; ne söylediğini bilmekte, ne zaman susacağını seçebilmekte ve karşısındakinin insan olduğunu unutmamaktadır.
Ben diliyle, kelimeleriyle özenli insanları seviyorum.
Konuşurken de yazarken de karşısındakinin ruhuna çarpıp geri dönmeyen, oraya zarar vermeden dokunabilenleri…
Çünkü zarafet; sessizlikten, ölçüden ve farkındalıktan doğar.
Ve bu, doğuştan gelen bir ayrıcalık değil; bilinçli bir seçimdir.
Belki de bu yüzden, bugün en çok özlediğim şey bağıran fikirler değil.
Daha doğru kelimeler.
Daha az şiddet, daha çok anlam.
Daha az gürültü, daha çok incelik.
İnanıyorum ki; dilimizi onardığımızda,
iletişimimiz de, ilişkilerimiz de, aynı masayı paylaştığımız hayat da daha yaşanır hâle gelecek.
Ve belki o zaman, tekrar birbirimizi gerçekten duymaya başlayacağız.
— Seda Çelik
