Hayat bize çocukluğumuzdan itibaren hep bir şeyler biriktirmeyi öğretiyor. Bilgi biriktiriyoruz, anılar biriktiriyoruz, başarılar, diplomalar, unvanlar, hatta bazen eşyalar… Hep daha fazlasına sahip olmanın peşinden koşuyoruz.
Oysa yıllar geçtikçe fark ediyorum ki, insanın hayatta sahip olabileceği en büyük zenginlik ne banka hesabında ne de kartvizitinde yazıyor.
Asıl zenginlik, hayatına dokunabilmiş insanlarda saklı.
Bazen düşünüyorum da… Hayatım boyunca tanıdığım yüzlerce insanın arasından bazıları neden hep kalbimde özel bir yerde duruyor?
Çünkü onlar bana yalnızca bir anı bırakmadılar; hayatımın bir dönemine eşlik ettiler.
Geçtiğimiz günlerde ortaokul ve lise arkadaşlarımla yeniden bir araya geldik. Kimimiz yıllardır birbirini görmemişti. Araya üniversiteler, şehirler, meslekler, evlilikler, çocuklar ve koskoca bir hayat girmişti.
Ama ilginçtir… Birkaç dakika içinde yıllar ortadan kayboldu.
Sanki okul zili biraz önce çalmış, teneffüste yeniden buluşmuş gibiydik.
Birimiz eski bir anıyı anlattı, diğerimiz kahkahalarla devamını getirdi. Yıllar önce kullandığımız lakaplar yeniden havada uçuştu. O günlerde bizi üzen şeylere bugün gülerek baktık.
İşte o an anladım…
Bazı insanlar zamanın eskitemediği hatıralardır.
Hayat hepimizi değiştirmişti ama dostluğun bıraktığı iz hiç değişmemişti.
Belki de gerçek dostluk tam olarak budur.
Her gün konuşmak değildir.
Her hafta görüşmek de değildir.
Aylar, hatta yıllar sonra karşılaştığınızda kaldığınız yerden devam edebilmektir.
Hiçbir açıklama yapmak zorunda kalmadan anlaşabilmektir.
Sessizlikte bile kendinizi rahat hissedebilmektir.
Bugün “network” kelimesini çok sık duyuyoruz. İnsanlarla tanışmanın, çevre edinmenin, doğru kişilerle bağlantı kurmanın öneminden bahsediyoruz.
Elbette bunlar çok değerli.
Ama bana göre gerçek ilişki, sadece bir gün iş yapabilmek için kurulan bağ değildir.
İnsanları bir fırsat olarak görmek yerine, bir hikâye olarak görebilmektir.
Çünkü herkesin anlatacak bir hikâyesi vardır.
Ve herkes, gerçekten dinlenilmeyi hak eder.
Mesleğim gereği çok farklı insanlarla tanışıyorum. Aynı sahneyi paylaştığım yöneticiler, sanatçılar, akademisyenler, iş insanları, öğrenciler…
Her biri bana başka bir pencere açıyor.
Fark ediyorum ki, insanlara bıraktığımız en güçlü iz; ne söylediğimiz cümleler ne de sahip olduğumuz unvanlar.
Bizi hatırlatan şey, onlara hissettirdiğimiz duygu oluyor.
Bir tebessüm…
İçten bir teşekkür…
Zamanında edilen bir telefon…
Samimi bir tebrik…
Bunlar belki küçük ayrıntılar gibi görünüyor ama yıllar sonra bile unutulmuyor.
Tam da bu yüzden sofraları çok seviyorum.
Çünkü sofralar yalnızca yemek yemek için kurulmuyor.
Bir masa etrafında insanlar birbirlerini dinliyor, geçmişi hatırlıyor, geleceği konuşuyor, bazen dertleşiyor, bazen sadece gülüyor.
En güzel yemek bile, paylaşıldığında anlam kazanıyor.
Belki de bu yüzden gastronomi, yalnızca damak tadıyla ilgili değil; insanlarla ilgili.
Bir sofradan geriye çoğu zaman yediğimiz yemeğin tadından çok, birlikte olduğumuz insanların sıcaklığı kalıyor.
Hayat da biraz böyle değil mi?
Geride bıraktığımız şey, çoğu zaman başarılarımızdan önce insanlara yaşattığımız duygular oluyor.
Yıllar sonra biri sizi hatırladığında, “Çok başarılıydı.” demesinden önce, “Ne güzel bir insandı.” diyebiliyorsa, sanırım en büyük zenginlik budur.
Artık kendime eskisi gibi “Daha ne başarabilirim?” sorusunu sormuyorum.
Onun yerine başka bir soru soruyorum.
“Bugün kimin hayatına küçük de olsa güzel bir iz bırakabildim?”
Çünkü inanıyorum ki yıllar geçtikçe unvanlar değişebilir, başarılar yenilenebilir, hayat bambaşka yönlere savrulabilir.
Ama içtenlikle kurulmuş dostluklar, samimiyetle sıkılmış eller ve sevgiyle hatırlanan insanlar hep bizimle kalır.
Ve galiba hayatın sonunda geriye dönüp baktığımızda, sahip olduklarımızı değil, birlikte yürüdüğümüz insanları hatırlayacağız.
Çünkü hayatta biriktirilebilecek en değerli şey, insandır. Bu yüzden belki de hepimizin en büyük zenginliği, kalbimizde taşıdığı insanlardır. Hayatın en güzel sofrası da, etrafında sevgiyle biriktirilmiş insanlar olduğunda kurulur. 🌿
